Büyük Güç Rekabetlerinden Büyük Göçlere

Modern pasaport sistemi, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra İngiltere’ye sığınan on binlerce kişinin yol açtığı güvenlik endişelerini yönetme ihtiyacından doğmuştur. İhtilalin radikalleşerek Kıta Avrupası’na savaş açtığı Napolyon iktidarı sırasında Avrupa’da patlak veren büyük güç rekabeti, yüzyılın geri kalanında Fransa, Rusya, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin de “hayat alanları” oluşturma politikalarını şekillendirmiş ve kitleler topyekün bu politikaların hedefi haline gelerek büyük nüfus hareketlerinin kurbanı olmuştur.

Her ne kadar 1815 Viyana Konferansı’yla kıta genelindeki güçler dengesi yeniden tesis edilmişse de, 1870 Franko-Prusya Savaşı’yla birlikte durum kötüleşmiştir. Napolyon’dan sonra Fransa çıkışlı bu ikinci büyük kopuş, Alman İmparatorluğu’nun sahneye çıkışı ve 1. Dünya Savaşı’na kadar uzanan bir dizi gelişmeyi tetiklemiştir. Osmanlı-Rus savaşları sırasında Balkanlar, Kırım ve Kafkasya’da yaşayan yüz binlerce kişi topraklarını terk ederek Anadolu’ya göç etmiş, Rusya’dan başlayarak Avrupa’ya yayılan pogromlar sebebiyle yüz binlerce Yahudi yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalmıştır. Alman İmparatorluğu’nun göçe zorlaması sonucu yüz binlerce kişi Almanların nihai mağlubiyeti sonrasında bu kez de Rusya tarafından sürülmüştür. 1. Dünya Savaşı sırasında en az 10 milyon, 2. Dünya Savaşı’nda ise en az 60 milyon kişi büyük zorunlu göçlerin kurbanı olmuştur.

Bugün uluslararası seyahat için zorunlu tutulan pasaport sisteminin, bizim kim olduğumuzu teşhisten çok mülteci olup olmadığımızı kontrol etme işlevi taşıdığını söylemek çok da şaşırtıcı olmaz. Nitekim 2016 yılı itibariyle tüm dünyada, evlerini terk etmek zorunda kalan insanların sayısının 65 milyona ulaştığını ve neredeyse 1915-1948 yılları arasında görülen krizlerden daha büyük boyuttaki bir trajedi ile karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Dahası, bu krizlerin yatışması için gerekli olan büyük güçlerin rekabetinin azalabilme ihtimalinin ufukta henüz görünmediği bir tabloyla karşı karşıyayız.

ABD’nin Sovyetler Birliği’yle girdiği rekabet sonucunda elde ettiği tartışmasız en önemli kazanım, kurduğu dengeler üzerinden kendisini vazgeçilmez küresel bir statükonun hükmedici kanadında konumlandırmasıydı. Rakipsiz askeri gücün teminatı altında küresel, bölgesel ve yerel düzeydeki tüm güç dengelerini denetimi altına alan bu başarı, ulusların egemenlik alanlarına kadar sokulabilen bir statükoyu ortaya çıkarmıştı.

2000’lerle beraber bu düzenin getirilerinin azalışa geçmesi ve sürdürülebilirliğinin daha maliyetli bir hal almaya başladığının anlaşılmasıyla beraber, yükselen güçlerin dünya rekabet arenasına geri dönüşüne tanıklık edildi. Bu da çatışma alanlarında artışa ve mülteci sorununa yol açtı.

Bazılarına göre ABD’nin bugün başta Çin olmak üzere yükselen güçlerle giriştiği büyük güç rekabeti, MÖ 5. yy ’da sınırlarını Hindistan’dan Yunanistan’a kadar genişletmeyi başaran Ahameniş İmparatorluğu’na karşı Ege’de kazanılan ortak zaferin ardından Atina ve Sparta arasında patlak veren savaşı andırıyor.

Atinalı bir general olan Tukididis’in notlarından hareketle, yükselen bir deniz gücü olarak Atina’nın jeopolitikayı nasıl kendi etrafında şekillendirmeye başladığı ve bunun Sparta’nın kurulu gücünü nasıl harekete geçirdiği ile günümüz arasında bağlantı kurulabilir. Pers işgaline karşı yarım asır süren çetin bir savaştan galip ayrılan iki müttefikin birbirlerine karşı savaşmaktan kendilerini nasıl alıkoyamadıkları sorgulanır. Yükselen ve hâkim güçlerin savaşıyla sonuçlanan olaylar zincirini tarif etmesi bakımından Tukididis Tuzağı olarak kavramsallaştırılan bu olay ışığında bugünkü jeopolitika meselelerine ışık tutulmaya çalışılır.

Tukididis’in notlarında yer alan iki olay ise jeopolitik ateş hattında kalan meskûn bölgelerin büyük güçlerle nasıl ilişki kurduğunu anlatması bakımından bize bugünkü konular hakkında bilgi sunar. Bunlardan ilki, Atina’nın müttefiklerine karşı, giderek daha fazla acımasızlaşan politikalarının ittifakı zayıflattığını iddia eden Midillilerin, Atina karşıtlarıyla ittifaka soyunarak başlattığı isyan olaylarını konu edinir. İkincisi ise Spartalılarla aynı soydan geldikleri halde tarafsızlık politikası benimseyerek bağımsızlığını sürdüren Değirmenliklilerin, Atinalılar tarafından uğradıkları işgal karşısında tüm ada halkının katledilmesi tehdidine karşı vergi vermeyi ve taraf seçmeyi reddederek ölüme yollanması hikâyesidir.

Tukididis, Atina-Sparta savaşlarının daha en başlarında MÖ 427 yılında Midilli İsyanı başlığında, Atina’nın, “İnsan korku, gurur ve çıkar için savaşır. Atina’nın çıkarları için savaşmasıyla Midilli’nin çıkarları için isyan etmesi temelde aynı öze dayanır” zemininde bir hüküm vererek Midilli isyanının elebaşlarının infaz edilmesi ve ada yönetiminin merkeze bağlanması dışında halka dokunulmayacağına karar verilişini anlatır. Bu kararla başka adalarda da isyanı akıllarından geçirebilecek halkların, sonuç ne olursa olsun öldürülecekleri düşüncesinin bertaraf edilmesi sağlanarak isyanlara karşı koymak kolaylaştırılmıştır.

Bundan 11 yıl sonra, MÖ 416’da Sparta’ya karşı jeopolitik bir öneme sahip Değirmenlik Adası’nı işgal eden Atinalılar’ın adada yaşayanları teslim olup vergi vermeye zorladığı, aksi halde herkesin öldürüleceğini açıkladığı anlatılır. Değirmenlik Diyaloğu olarak anılan bu bahiste Atina’ya karşı hiçbir düşmanlık göstermedikleri ve aralarındaki tarafsızlığa bağlı kaldıkları halde bu muameleyi hak etmedikleri dolaylısıyla vergi ödemeyi de, savaşmadan teslim olmayı da reddedeceklerini savunan Değirmenlik halkına karşı Atinalılar, “Güçlü yapabileceğini yapar, zayıf da çekmesi gereken cezayı çeker” diyerek Atina’nın mutlak gücü karşısında hiçbir şanslarının bulunmadığını ifade eder. Değirmenlik elçilerinin “Tanrı ve Spartalılar intikamımızı alacaktır” diyerek son noktayı koymalarıyla birlikte Atinalılar, “Öldükten sonra onur hiçbir işe yaramaz” diyerek diyaloğu sonlandırır. Bu konuşmalar aynı zamanda tarihteki ilk realizm ve idealizm örnekleri olarak gösterilir. Ege’deki bağımsız adaların Atinalıları Spartalılar karşısında güçsüz gösterdiği ve diğer adaları da bağımsızlığa itebileceği endişesiyle verilen karar neticesinde ada halkının tüm erkekleri katledilir, kadınları ve çocukları köleleştirilerek satılır.

Değirmenlik Diyaloğu’ndan tam 12 yıl sonraysa Atina Sparta karşısında ağır bir yenilgiye uğrar. Sahip olduğu her şeyi teslim etmek zorunda kalır. Yunanlar bu savaştan sonra bir daha eski zenginlik düzeyine erişemez. Yıkım iki taraf için de gerçek olur.

Bugün Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre 65 milyon mültecinin geldiği ülkelere baktığımızda bunların en az yarısının Afganistan, Irak ve Suriye’den olduğunu görürüz. Her üç ülke de 11 Eylül 2001’den bu yana ABD’nin isyana karşı koyma stratejilerini uyguladığı ve askeri unsurlarıyla denetlemeye çalıştığı yerlerden oluşur. Kimileri, ABD’nin müttefiklerine karşı giderek acımasızlaşan, duyarsızlaşan ve artan gücünden korkmuştur, kimileri de haksız ve adaletsiz muamele karşısında direnç göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana, gücünü muhafaza etmek ve çıkarlarını ilerletmek amacıyla hareket eden ABD hegemonyasının benimsediği politikalar, bu bakımdan Atinalıların Midilli’ye karşı başlangıçta sergilediği tutumdan, Değirmenlik’e karşı sergilediği tutuma doğru hızla kaymasına benzemektedir. 21. yüzyılın başında büyük güç mücadelelerinin sebep olduğu büyük göçlerin önceki yüzyılın toplamını da aşan düzeylere erişmesi bu açıdan tesadüf olarak görülemez.

Bu yazı, Çankaya Dijital Dergi‘nin Nisan 2018 sayısında yayınlandı.

Bir Cevap Yazın