Category Archives: Yorum

Türkiye’de ve Dünya’da yaşananan en son dakika gelişmeler yusufozhan.com Yorum’da! Güncel olaylar hakkındaki yorumlar için yusufozhan.com Yorum’u takip edin

Kuzey Kore’den Dünya Savaşı Çıkar mı?

ABD ve Kuzey Kore arasındaki gerilim nükleer saldırı tehditleri düzeyine taşındı. Birkaç ay öncesine kadar uluslararası ilişkiler ikilemi olarak tartışılan bir kriz dünya gündemindeki mevcut yerini aldı. Bunda elbette istediğinde dünyanın en büyük nükleer gücünü harekete geçirebilecek kodları elinde bulunduran, içte ve dıştaki rakipleriyle aynı anda giriştiği mücadele  sonucunda yalnızlaşan Başkan Trump’ın Twitter üzerinden Kuzey Kore’yi vurmakla tehdit etmesinin de payı büyük oldu. Peki bu krizden bir dünya savaşı çıkar mı?

Devamını Okuyun

Terör hakikati nasıl tutsak alır?

Terör saldırılarında ilk anda beliren tablodaki veriler üzerinden suni şekilde inşa edilmek isteneni, her zaman ve her şeye rağmen sorgulamak zorundayız. Eleştirel aklın kanallarını cesur şekilde genişletmeye daha fazla ihtiyacımız olduğunu Hariri suikasti ve sonrasında yaşananlara bakarak daha iyi kavrayabiliriz.

14 Şubat 2005’te Al Jazeera’de yayınlanan bir video kaydında siyah bir pankartın önünde konuşan sakallı ve sarıklı genç bir adam böyle diyordu: Hak ettiği cezayı aldı! Diğerlerine de ders olsun! Yayından sadece birkaç saat önce Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye karşı Beyrut’ta düzenlenen bombalı araç saldırısını üstlenen bu kişi, Ahmed Ebu Adas isimli 22 yaşındaki Filistinli bir mülteciydi. Saldırıyı kendi düzenlemişti. Saldırıdan önce yapılan kayıt da daha önce adı hiç duyulmamış Şam Beldesinde Zafer ve Cihat isimli Selefi bir cihat örgütü adına telefon açan isimsiz şahıslar tarafından basına gönderilmişti.

Hizbullah'ın düzenlediği Hariri suikastini en başta Nusra & Cihad adlı selefi cihat örgütü adına Ahmed Ebu Adas üstlenmişti

Yakınlarının naif, mazbut ve hatta saf bir kişi olarak tanımladığı Adas’tan en son 15 Ocak’ta yani patlamadan tam bir ay önce haber alınmıştı. Telefonun diğer ucunda, Adas’la daha önce camide tanışan ve İslam’ı öğrenmek için yardım istediği söylenen Muhammed isimli bir kişi vardı. Artık Adas, Irak’ı işgal eden ülkelere karşı başlatılan cihada katılmak üzere ülkesinden ayrılmıştı. Ailesine gelen bu telefondan bir gün önce de Muhammed’in kendisi için hazırladığını söylediği ‘sürpriz’i görmek üzere ‘az sonra döneceğim’ notuyla evden ayrılmıştı. En son o zaman görüldü.

Bir aylık süre zarfında Adas’ın başından neler geçtiği kesin olarak öğrenilemedi. Bir iddiaya göre Suriye istihbaratı tarafından Şam yakınlarında ele geçirilerek kaset kaydı oluşturulmuş ve sonra da öldürülmüştü. Dünya ise onu Al Jazeera’nın Beyrut Haber Müdürü Gassan bin Ciddo’ya telefonla ulaşan isimsiz bir şahsın, “Yayınlamazsanız pişman olursunuz” notuyla bir ağaçta asılı halde bırakılan kasedinin patlamadan sadece beş saat sonra yayınlanmasıyla tanıdı.

Bu aşamadan sonra her şey çok hızlı gelişti. 2004’te Şam’da Beşşar Esad tarafından “Lübnan’ı başında parçalarım” tehditlerinin muhatabı olan Hariri öldürülmüştü. Yakın geçmişin iç savaş mirası üzerinde ayakta durmaya çalışan kırılgan bir ülkede bitmek bilmez ayrışmaların fitili de yeniden ateşleniyordu. Bu suikasti Suriye karşıtı isimlere yönelik başka bombalı suikastler de izledi. İnfial, acı, öfke, karmaşa bir arada yaşandı. Kamuoyu tam bir kontrolsüzlük halinde savruldu. İlerleyen yıllarda da Japonya’dan çalınarak, Birleşik Arap Emirlikleri’ne getirilen ve oradan da en son Lübnan’da bir oto pazarından el değiştirerek bomba yüklendiği ortaya çıkacak olan o kamyonetin, sadece 22 kişiyi katletmediği aynı zamanda hakikati de nasıl adım adım esir alarak güçler dengesinin dizayn edilmesi amacıyla araçlaştırıldığı daha iyi görüldü.

Bir yanda Hariri suikastinden ötürü liderlerini kaybeden bir politik kesim diğer yanda saldırıyı İsrail’in gerçekleştirdiğini ilan ederek mevcut kaosu ideolojik veçhelerle bir güç konsolidasyonuna dönüştürmek istediğini gizlemeyen Hizbullah yer aldı. Temel desteğini Batı ve Suudi Arabistan’la olan iyi ilişkilerinden alan Sünni bir siyasetçinin yine Sünni bir cihat örgütü tarafından katledilmiş olması kamuoyunun tepkilerini paralize etti. Selefi cihat örgütlerinin böyle bir şeyi yapabileceğine dair sahip olunan genel kabul, doğal olarak öfkenin radikalizme yöneltilmesine yol açtı. 11 Eylül saldırılarının ardından kavramsallaşarak gündemi kuşatan terörle savaş konsepti ile birleştiğinde hakikat arayışındaki hiç kimsenin “Hayır mümkün değil” diyemediği bir parçalanma oluştu. Hariri’den boşalan siyasi liderliğin doldurulamayışı da Hizbullah’ın elini daha da güçlendirdi.

Ancak aylar geçtikçe hakikat de yavaş yavaş yoğun bakımdan çıkarıldı. En önemli bulgular Lahey’de kurulan özel mahkemenin yürüttüğü devasa soruşturma yoluyla elde edildi. Kamuoyunun genel kabullerini alt üst eden gelişme ise bomba yüklü kamyonetin şoförüne ait olay mahallinden toplanan parçalardan saldırganın Ahmed Adas olmadığının ispatlanmış olmasıydı.

Adas, o gün orada değildi. Hiçbir zaman da bulunmamıştı. Ancak artık kimse gerçek hakikatle meşgul değildi. Yaşanan gecikme nedeniyle de inşa edilen gerçekliklerin yıkılıp yeniden tartışılması olanaksızdı. Sessiz sedasız tarihteki yerini aldı. Ama geride hakikatler ışığında zihnini örgütlemek isteyenler için de çok önemli ipuçları kaldı…

TERÖR İZAFİLEŞTİRİLMEK İSTENİRKEN

Terörün bu tipi, kamuoyunun bir kesimini, olay yerinde dahi olmayan bir kişinin verdiği mesajlarla, tetiklediği fay hatlarıyla, bastırdığı savunma argümanlarıyla geleneksel terörden çok daha farklı bir tablo ile karşı karşıya bırakıyor.

Ahmed Ebu Adas’ın ardından onbinlerce cep telefonu kaydından yola çıkılarak yürütülen uzun bir çalışmanın sonucunda da Hariri’nin konvoyunun Hizbullah’ın örtülü operasyonlarından sorumlu tepe ismi Mustafa Bedreddin tarafından adım adım takip edildiği de belgelendirildi. Hizbullah, suçlamaları reddetti ve mahkemenin çağrılarına karşı çıkarak şüphelileri teslim etmedi. Bunu yerine Lübnan’da elde ettiği siyasi ve askeri konsolidasyon üzerinden gücünü pekiştirmeyi sürdürdü. Terör form değiştiriyordu.

Terörle mücadele adı altında ulus devletlerin de teröre ortak olabildiğini, devlet dışı şiddet aktörlerinin kamuoyunu başarılı şekilde karanlıkta bırakabilecek suni gerçekliklere zemin hazırlayabildiğini ve uzun bir süre bu durumu korumayı başarabilecek kararlığı gösterebildiğine tanık oluyoruz. Terörün bu tipi, sıradan kamuoyu mensuplarının zihinlerinin alternatifsizliklere hapsedilerek paralize edilebildiği çok yönlü bir yöntem kullanıyor.

Terör ve terörist kavramları, modern iletişim tarihinin en fazla izleyiciye ulaşan hadiseleri arasında gösterilen 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra büyük ölçüde yakın geçmişteki temellerine yerleştirildi. 11 Eylül sonrasında harekete geçen ülkeler ve onun etkileşime girdiği uluslararası yapılar, neredeyse tüm ulus devletleri ve kamuoylarını ortak ve ezici bir tanım altında toplamayı başardı ve onları dönüştürdü. Kimi devletler ve kamuoyları buna kısmi olarak itiraz etse de kuşatıcılık altında bu durum bastırıldı. Modern terör tanımı sınırlarını aştı, orduları harekete geçirdi, ülkelerin dış politikalarına yön verdi ve iç politika serüvenlerini etkiledi.

Fakat zaman içinde terörle mücadele amacıyla çıkılan yolda Afganistan ve Irak’ın işgal edilişi sırasında baş gösteren birçok anomali terörün kesintisizlik haline bürünmesi nedeniyle hiçbir zaman yeteri kadar ele alınamadı. Bitmeyen terörle mücadele devri başladı. Bir terör örgütü gitti, diğeri geldi. Terör örgütleri kendi içerisinde etkileşim geliştirebilmeye, kesişen hedefler doğrultusunda hareket edebilmeye başladı. Terörle mücadelede seçilen yöntemlerin, çözümden çok soruna hizmet etmeye başlamasıyla da beraber modern terör ve terörist kavramlarının temellerini atan ülkeler nezdinde bölgelere ve ülkelere göre izafi yorumlar geliştirilmeye başlandı. Bir yerde bir örgüt terör örgütü sayılırken başka bir örgüt başka bir yerde doğrudan silahlandırıldı veya dolaylı olarak irtibatlanıldı.

TEK ÇARE CESARET

Kısalan aralıklarla gerçekleştirilen her saldırı ile önceki saldırıların aydınlatılabilmesi için gerekli sürenin daha da uzadığını varsayarsak bu tip terörde etkin rol oynayan aktörlerin doğrudan kamuoyunda oluşan tablonun sonuçlarına odaklanarak mutlak maddi ve manevi kazanımlar arayışında olduğunu görmeliyiz. Hizbullah’ın, Sünni Lübnan’ın en güçlü temsilcisini bir Sünni radikalizm çerçevesinde ele alması ihtimali bu açıdan oldukça açıklayıcı. Karşı çıkılması imkansız gibi gösterilen paradokslar yalnızca cesaret ile kırılabilir.

Bu yüzden eleştirel aklın kanallarını cesur şekilde genişletmeye daha fazla ihtiyacımız olduğunu Hariri suikasti ve sonrasında yaşananlara bakarak daha iyi kavrayabiliriz. Mevcut uluslararası sınırları ve ulus devlet sisteminin meşruiyet dayanaklarını tehdit altına almaya başlayan bu yeni tip terör yöneliminin nasıl işlediğine, bunun kavramsal çerçevesinin ne olduğuna, gündelik pratiklerle nasıl aşılabileceğine yanıtlar üretmek zorundayız. Hakikat arayışının kesintisizliğine bu maksatla muhtacız.

15 Şubat 2005 günü Lübnan halkı Adas’ın gerçek hikayesini, patlamada kullanılan kamyonetin seyrini, konvoyu takip eden bir takım kişilerin gerçek kimliğini ilk anda bilebilseydi, tepkiler nasıl olurdu? Elbette farklı olurdu. Hayatın doğal akışı içinde bunun hiçbir zaman mutlak biçimde sağlanamayacağını kabul edersek o halde modern terörün almış olduğu bu yeni form üzerine benzer saldırılarda kamuoyunda ortaya çıkan her tip tutumun aktörlerle olan ilişkisini tartarak adım atmamız gerekiyor.

İlk anda beliren tablodaki verilerle  (failin kimliği, tetiklediği olaylar ve ilk bulgular) üzerinden suni şekilde inşa edilmek isteneni, her zaman ve her şeye rağmen sorgulamak zorundayız. Ta ki, bu kısır görünümlü döngü kırılana kadar.

Bu yazı 14 Ocak  2017’de Star Gazetesi Açık Görüş ekinde yayınlanmıştır. 

Facebook aktivistlerinden derebeylik ordularına

Ortadoğu üzerine çalışmalar yapan gazeteci ve ESMEDYA Dijital Grup Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Özhan, Arap Baharı’nın 5. yılında, Arap ülkelerindeki isyanların geldiği aşamayı ve ortaya çıkarttığı sonuçları değerlendirdi. Özhan’ın ağırlıklı olarak bu ayaklanmaların sonuçları üzerine yaptığı değerlendirme şöyle:

Arap Baharı. Kimilerine göre teknolojinin imkanlarıyla haberleşen bir dünyanın “tek taraflı” ilhamı üzerine kurulu bir “pembe devrim,” ya da bir komplo… Kimilerine göreyse pembeden başlayarak çoğalan farklı renklerdeki tüm “devrimcilerin” son yüzyılda kurduğu bir statüko alanında ezilen insanların isteyerek ya da istemeyerek kendisini içinde bulduğu bir “son” çare. Düzenin yıkılma gayreti…

Geride kalan beş yılın dalgalanmalarına bakarak mevsimin kaç kez bahardan kışa, kıştan güze döndüğünü kesin olarak hesap edebiliriz. Belki başaramayacağımız şey ortaya çıkan bu tabloyu anlatılmak için geliştirilen kodlamalarla harcadığımız vakit içerisinde onbinlerce sivilin sistematik olarak katledilmeye, sürülmeye, işkence görmeye, suda veya renksiz kokusuz gazlarla boğulmaya, yüksek binalardan atılmaya, tanklar altında ezilmeye, yeri geldiğinde çivi dolu varil bombalarıyla bedenen parçalanmaya, yeri geldiğinde ise bir kodeste ruhen kirletilmeye devam edildiği gerçeğidir.

Suriye rejimi gibi birinci dereceden sorumluların “En azından bize benziyor” denilerek görmezden gelindiği, hatta destek bulduğu; IŞİD veya İran kontrolündeki envai çeşit apokaliptik senaryolarla motive olarak savaşan, “Bize benzemese de maksada ulaşmak için bize lazım” denilenlerin ise araçsallaştırılarak adeta bir manivela gibi kullanıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bedeli veya gerekçesi her ne olursa olsun bunların sorumlularının adil şekilde hareket alanları daraltılmadıkça (hesap vermekten geçtik) türetilen tüm “mazeret” anlatıları bugün yaşananları yarın arar hale gelmemizden başka bir netice doğurmayacaktır. Nitekim 2003’ten bu yana yakın tarih gelişmeleri bunun ispatlarıyla dolu…

Bugün Şam’ın muhalif bölgelerinde gerçekleştirilen kimyasal silah katliamı karşısında takınılan uluslararası tutuma tanık olup, ardından IŞİD’in Suriye’de bir anda nasıl geniş topraklar elde ettiğini görüp de hasbelkader koma vaziyetine giren bir hasta olsam ve bu yılın ilk ayında televizyonun karşısında ilk kez bilincim yerine gelse ve gözlerimi açtığımda karşımda ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ye uzatılan mikrofonları görsem yaşayacağım şey şu olur…

Önce, “Demek ki Obama, Kerry’i henüz kabineden kovmamış” derim. “Stratejik sabır” ile özetlenen ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin müellifi Başkan Obama’nın Kerry’i henüz kovmaması, Kerry’nin jübilesini Beyaz Saray’da yapma arzusunun Suriye’de yaşananlara dışarıda ve içeride çözüm geliştirme görevinden daha ağır bastığını düşünürüm şüphesiz… Ardından Kerry’nin sözlerini dikkatle takip edip son cümleyi tamamlamasıyla muhtemelen kendime şu soruyu sorarım: Bir süper güç, nasıl olur da kimyasal silah saldırıları öncesinde ve sonrasında, IŞİD’in Suriye’de yükselişinin başlangıcında ve ortasında hem Rusya ve hem de İran nezdinde kararlı bir strateji takip edip de tüm dünyanın daha birkaç ay evvel krize “siyasi çözüm” geliştirmek yüksek idealiyle oy birliği ile kabul ettiği bir evrakın insani maddelerinin yerine getirilmesini isteyen bir tarafı “süreci baltalamanın sorumluluğunu üstlenirsiniz” tehdidiyle karşılar?

Bu itibarla Arap Baharı ya da onun karşılık geldiği “şey,” aradan geçen 5 yılın sonunda sert ve yumuşak güç araçlarıyla yeri geldiğinde alan açan ve yeri geldiğinde alan daraltan uyumuyla değil, 2. Dünya Savaşı’nın sonundaki gibi kahreden ve dehşete düşüren sahneler eşliğinde, bir tarafı mutlak ümitsizliğe ve teslim almaya zorlayan, bunu siviller ve mağdurlar üzerinden gerçekleştirmeyi kafasına koymuş bir güç siyaseti eşliğinde ilerliyor.

Bu yönüyle önerilen şey, belki Hitler sonrası Almanya’daki gibi bir toplumsal meşruiyet düzeninin hayata geçirilecek şekilde kurumların tesis edilmesi değil, bahşedilerek, zorlamayla ve sert güç kullanılarak alan açılan adaletsiz bir statükonun yerine adaletsiz yeni bir statükonun kurulması teklifidir. Ahlaksız bir teklif olduğu ortada. Tüm aktörlerin birbirleri karşısında rakibinin yumuşak alanlarını dişleri arasında ezmeye çalıştığı, ezmekle tehdit ederek vesayet oluşturmaya çalıştığı ve her renk, kültür ve inançtan insanın çaresizce bedel ödemesine tanık olunarak rıza üretilmeye çalışılan bir pazarlık olsa olsa ahlaksız bir pazarlık olarak nitelendirilebilir.

BARIŞ İSTİYORSAN, SAVAŞA HAZIR OL!

Kriz denklemine isteyerek ya da istemeyerek dahil olan bazı ülkelerin meseleyi insani boyutu bir yana bırakarak yalnızca güvenlik aygıtlarıyla algılayıp, krizi bölerek ve parçalayarak, derebeylikleştirme yoluyla birbirine tutuşturarak sevk ve idare etme yoluna gitmesi realpolitik açıdan kısa vadede ne kadar “doğru” bulunuyor ancak uzun vadede de ne kadar yanlış görülüyorsa, Türkiye gibi ülkelerin de krizin insani boyutunu önceleyen ancak arka planda diğer ülkelerin güvenlik aygıtlarının yol açtığı komplikasyonlara karşı da sert güç tedbirlerini alır vaziyette karşılaması realpolitik açıdan kısa vadede ne kadar “yanlış” bulunuyorsa uzun vadede o kadar doğru bir adım olarak nitelendirilebilir.

Facebook aktivistlerinden derebeylik orduları ve apokaliptik savaşçılara evrilen süreçte, dünya tarihinin değişmeyen yasalarından biri daha hala devrede gözüküyor. Barış istiyorsan, savaşa hazır ol.