Obama’dan 3 yıl sonra gelen eğit donat müdahelesi

ABD Başkanı Barack Obama, 28 Mayıs’ta ABD Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, Suriye rejimi ve yıl başından bu yana güçlenerek nüfuzunu artıran IŞİD’e karşı savaşan Suriye silahlı muhalefetinin bundan böyle eğit donat kapsamında desteklenerek kurulacak bir uluslararası koalisyon tarafından silahlandırılacağını açıkladı.

Üç yıldan bu yana Suriye’de “krizin askeri yollarla” çözülemeyeceğini savunan Beyaz Saray yönetimi Suriyeli muhaliflere eğit donat kapsamında aktif destek vereceğini açıkladı. Ancak Suriye’yi yakından tanıyan Frederic C. Hof gibi bazı üst düzey diplomatların da altını çizdiği gibi rasyonel değerlendirmelerden uzak şekilde tanımlanarak öne sürülen bu plan, Obama’nın güçlü bir itici irade ortaya koymaktan uzak durması hatta kongreye kurmaylar aracılığı ile elden taşınması yerine e-posta aracılığı ile gönderilmesi ve sonrasında hiçbir toplantının gerçekleştirilmediğinin ortaya çıkması üzerine Suriyeli muhalifler tarafından çok fazla dikkate alınmadı. Bölgesel bir savaş düzeni halini alan kriz ise Suriye ve Irak’taki şiddetini daha da artırarak yoluna devam etti.

IŞİD’in ‘gölgesinde’ eğit donat

21 Ağustos 2013’te sivil halka karşı düzenlenen ve uluslararası toplumun büyük ölçüde cezasız bıraktığı kimyasal silah saldırılarının ardından ılımlı muhalefet nezdinde uluslararası topluma karşı yitirilmeye başlanan güven bu noktadan sonraki en büyük testini ise açıklamadan sadece 12 gün sonra yani 10 Haziran’da yaşadı.

Suriye rejim koalisyonunun silahlı muhalefeti radikallik parantezine alarak uluslararası toplum karşısında itibarsızlaştırmak amacıyla askeri ve ekonomik yollarla desteklediği IŞİD Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u ele geçirdi. Takip eden günlerde yaşanan sıcak gelişmeler sonucunda Irak parçalanmanın eşiğine geldi. Suriye’nin en büyük petrol yatakları kaybedildi. Yaklaşık 10 yılda 150 milyar dolara yakın bir harcamayla silahlandırılan Irak ordusunun önemli bir muharip gücü, ağır silah ve cephanelerini de geride bırakarak kağıt üzerine indirgenecek boyutta bir darbe aldı.

Temmuz ayına girildiğinde İsrail’in Gazze’ye yönelik 2 bin Filistinlinin yaşamını yitirdiği saldırılarla eş zamanlı olarak yaşanan bu gelişmeler sırasında salt teröre karşı koyma yöntemleri ile belli bir noktadan sonra baş edilmesi güç bir yapı haline dönüşen IŞİD’in sürdürdüğü kentsel ilerleyiş aniden kuzeye doğru yönünü çevirerek Erbil’i ele geçirmenin eşiğine geldi.

Amerikan ordusunun devreye girerek hava saldırılarıyla Erbil kapısında durdurduğu örgütün, Sincar ve çevresinde yaşayan Yezidi ve Keldanileri de tehdit etmeye başlamasıyla beraber dini referansların da bolca kullanıldığı küresel bir çatışma dili inşa edildi.

İsrail yönetimi, Suriye rejiminin muhaliflere karşı uyguladığı stratejiye benzer bir şekilde Hamas ile IŞİD’i “aynı zehirli ağacın farklı dalları” olarak niteledi. IŞİD’in Suriye ve Irak’ı kapsayan bölgedeki son kurbanları Yezidiler ve Keldanilerin yaşadığı trajedi dünya basınında geniş şekilde ele alındı. Papa Franciscus, Müslüman ülke liderlerini suçlayan bir dille Vatikan’ın çatışma bölgeleri hakkında verdiği nadir agresif demeçlerden birine imza attı.

Erbil ve Sincar’daki gelişmeler üzerine oluşan uluslararası kamuoyundan gelen itici güçle kurulan “askeri koalisyon” kısa bir süre içerisinde böylesine hızlı ve karmaşık bir süreçten geçerek karşımıza çıktı.

IŞİD geldi eğit donat ‘unutuldu’

Obama’nın 28 Mayıs’ta açıkladığı planda Suriye rejimi doğrudan hedef alınırken IŞİD’in ön plana çıkışıyla oluşturulan yeni koalisyonda rejimin yerinin yeteri kadar irdelenmiyor oluşu ise büyük bir soru işareti oluşturuyor. Benzer şekilde ABD’nin IŞİD’e karşı başlattığı operasyonlarda, Suriye rejiminin en büyük destekçisi İran yönetimi ile kurduğu yakın ilişki de bu noktada dikkat çekiyor.

ABD’nin 2010’a girilirken Irak El Kaidesi’ne karşı yakaladığı başarının temel nedenlerinden bir tanesi olarak gösterilen Iraklı Sünnilerin mağduriyetlerinin giderilmesi konusu ise bugünkü planda aynı oranda kendisine yer bulamıyor. Halbuki bu koalisyona katılacak ülkelerin üstlenmesi gereken riskleri de artıran en önemli konuların başında yer alıyor.

Bu şartlarda IŞİD’e karşı kurulan askeri koalisyonun Suriye rejimi yönü açıkça vurgulanmadan Suriyeli ve Iraklı muhaliflerin desteğinin sağlanması olanaksız gibi gözüküyor. 2006’da Irak’ta görev alan Amerikalı General John Allen’ın Iraklı Sünnilerin temsiliyet krizini çözerek Irak El Kaidesi’ne karşı başlattığı “toplumsal koalisyon” ile uyguladığı “ayaklanmaya karşı koyma” planına benzer bölgesel ve küresel yaklaşımlarla güncellenmiş yeni bir açılım planına ihtiyaç duyulduğu gözüküyor.

Orta vadede bölgede kalıcı olması gözüyle bakılan IŞİD’e karşı alınacak önlemlerin 11 Eylül sonrasından farksız olması ise mevcut güvenlik tehdidini uzun vadeye yaymaktan başka bir sonuç üretmeyecektir. Buna Suriyeli muhaliflere yönelik eğit donat desteğinin de katkısı olması güç gözüküyor.

Yönetime seçilirken, El Kaide’yi çökertmek üzere Irak ve Afganistan’a karşı düzenlenen savaşların yıkımını onarmak, 2008 Küresel Finansal Krizi’nin maliyetlerini gidermek ve ABD’yi tekrar Soğuk Savaş sonrasındaki süper güç konumuna taşımak için gerekli sınıfsal düzenlemeleri yerine getirme vaadiyle hareket eden Başkan Barack Obama, bugün, Dick Cheney gibi Cumhuriyetçiler’in de şaşırtıcı yoğunluktaki desteği ile 2003’ün Bush’u gibi bir refleks sergilemesi durumunda Ortadoğu’yu daha da parçalayıcı sonuçlar üretilmesi kaçınılmaz gözüküyor.

Muhalifler eğit donatla kazanılabilir

IŞİD karşısında 2011’den bu yana Suriye’de yaşanan şiddetin ana sorumlularını kapsamadan, Suriyeli muhalifleri radikalleşmenin dışına taşıyacak çözüm riskleri alınmadan geliştirilecek bir yaklaşım ve salt teröre karşı koyma yöntemleriyle beslenecek askeri koalisyonların başarı sağlaması mümkün gözükmüyor.

Obama’nın, Afganistan, Pakistan, Yemen ve Somali gibi ülkelerde devam eden, Mısır, Libya, Mali, Nijerya ve Orta Afrika’yı da içine alarak genişlemekte olan böyle bir trendi en başa dönülerek 2003’ün Bush’u gibi bir liderlik modeliyle çözmeye çalışması, Irak, Suriye ve Lübnan’ı da içine alan Ortadoğu’daki krizin, küresel ölçekte yeni kriz alanları doğurması ile sonuçlanması ihtimalleri güçleniyor.

Bu yazı, 27 Eylül 2014’te Fırat Erez’le Serbestiyet’te yapılan röportajın genişletilmiş halidir.

Leave a Reply