6'ncı yılında Arap Baharı

Facebook aktivistlerinden derebeylik ordularına

Ortadoğu üzerine çalışmalar yapan gazeteci ve ESMEDYA Dijital Grup Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Özhan, Arap Baharı’nın 5. yılında, Arap ülkelerindeki isyanların geldiği aşamayı ve ortaya çıkarttığı sonuçları değerlendirdi. Özhan’ın ağırlıklı olarak bu ayaklanmaların sonuçları üzerine yaptığı değerlendirme şöyle:

Arap Baharı. Kimilerine göre teknolojinin imkanlarıyla haberleşen bir dünyanın “tek taraflı” ilhamı üzerine kurulu bir “pembe devrim,” ya da bir komplo… Kimilerine göreyse pembeden başlayarak çoğalan farklı renklerdeki tüm “devrimcilerin” son yüzyılda kurduğu bir statüko alanında ezilen insanların isteyerek ya da istemeyerek kendisini içinde bulduğu bir “son” çare. Düzenin yıkılma gayreti…

Geride kalan beş yılın dalgalanmalarına bakarak mevsimin kaç kez bahardan kışa, kıştan güze döndüğünü kesin olarak hesap edebiliriz. Belki başaramayacağımız şey ortaya çıkan bu tabloyu anlatılmak için geliştirilen kodlamalarla harcadığımız vakit içerisinde onbinlerce sivilin sistematik olarak katledilmeye, sürülmeye, işkence görmeye, suda veya renksiz kokusuz gazlarla boğulmaya, yüksek binalardan atılmaya, tanklar altında ezilmeye, yeri geldiğinde çivi dolu varil bombalarıyla bedenen parçalanmaya, yeri geldiğinde ise bir kodeste ruhen kirletilmeye devam edildiği gerçeğidir.

Suriye rejimi gibi birinci dereceden sorumluların “En azından bize benziyor” denilerek görmezden gelindiği, hatta destek bulduğu; IŞİD veya İran kontrolündeki envai çeşit apokaliptik senaryolarla motive olarak savaşan, “Bize benzemese de maksada ulaşmak için bize lazım” denilenlerin ise araçsallaştırılarak adeta bir manivela gibi kullanıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bedeli veya gerekçesi her ne olursa olsun bunların sorumlularının adil şekilde hareket alanları daraltılmadıkça (hesap vermekten geçtik) türetilen tüm “mazeret” anlatıları bugün yaşananları yarın arar hale gelmemizden başka bir netice doğurmayacaktır. Nitekim 2003’ten bu yana yakın tarih gelişmeleri bunun ispatlarıyla dolu…

Bugün Şam’ın muhalif bölgelerinde gerçekleştirilen kimyasal silah katliamı karşısında takınılan uluslararası tutuma tanık olup, ardından IŞİD’in Suriye’de bir anda nasıl geniş topraklar elde ettiğini görüp de hasbelkader koma vaziyetine giren bir hasta olsam ve bu yılın ilk ayında televizyonun karşısında ilk kez bilincim yerine gelse ve gözlerimi açtığımda karşımda ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ye uzatılan mikrofonları görsem yaşayacağım şey şu olur…

Önce, “Demek ki Obama, Kerry’i henüz kabineden kovmamış” derim. “Stratejik sabır” ile özetlenen ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin müellifi Başkan Obama’nın Kerry’i henüz kovmaması, Kerry’nin jübilesini Beyaz Saray’da yapma arzusunun Suriye’de yaşananlara dışarıda ve içeride çözüm geliştirme görevinden daha ağır bastığını düşünürüm şüphesiz… Ardından Kerry’nin sözlerini dikkatle takip edip son cümleyi tamamlamasıyla muhtemelen kendime şu soruyu sorarım: Bir süper güç, nasıl olur da kimyasal silah saldırıları öncesinde ve sonrasında, IŞİD’in Suriye’de yükselişinin başlangıcında ve ortasında hem Rusya ve hem de İran nezdinde kararlı bir strateji takip edip de tüm dünyanın daha birkaç ay evvel krize “siyasi çözüm” geliştirmek yüksek idealiyle oy birliği ile kabul ettiği bir evrakın insani maddelerinin yerine getirilmesini isteyen bir tarafı “süreci baltalamanın sorumluluğunu üstlenirsiniz” tehdidiyle karşılar?

Bu itibarla Arap Baharı ya da onun karşılık geldiği “şey,” aradan geçen 5 yılın sonunda sert ve yumuşak güç araçlarıyla yeri geldiğinde alan açan ve yeri geldiğinde alan daraltan uyumuyla değil, 2. Dünya Savaşı’nın sonundaki gibi kahreden ve dehşete düşüren sahneler eşliğinde, bir tarafı mutlak ümitsizliğe ve teslim almaya zorlayan, bunu siviller ve mağdurlar üzerinden gerçekleştirmeyi kafasına koymuş bir güç siyaseti eşliğinde ilerliyor.

Bu yönüyle önerilen şey, belki Hitler sonrası Almanya’daki gibi bir toplumsal meşruiyet düzeninin hayata geçirilecek şekilde kurumların tesis edilmesi değil, bahşedilerek, zorlamayla ve sert güç kullanılarak alan açılan adaletsiz bir statükonun yerine adaletsiz yeni bir statükonun kurulması teklifidir. Ahlaksız bir teklif olduğu ortada. Tüm aktörlerin birbirleri karşısında rakibinin yumuşak alanlarını dişleri arasında ezmeye çalıştığı, ezmekle tehdit ederek vesayet oluşturmaya çalıştığı ve her renk, kültür ve inançtan insanın çaresizce bedel ödemesine tanık olunarak rıza üretilmeye çalışılan bir pazarlık olsa olsa ahlaksız bir pazarlık olarak nitelendirilebilir.

BARIŞ İSTİYORSAN, SAVAŞA HAZIR OL!

Kriz denklemine isteyerek ya da istemeyerek dahil olan bazı ülkelerin meseleyi insani boyutu bir yana bırakarak yalnızca güvenlik aygıtlarıyla algılayıp, krizi bölerek ve parçalayarak, derebeylikleştirme yoluyla birbirine tutuşturarak sevk ve idare etme yoluna gitmesi realpolitik açıdan kısa vadede ne kadar “doğru” bulunuyor ancak uzun vadede de ne kadar yanlış görülüyorsa, Türkiye gibi ülkelerin de krizin insani boyutunu önceleyen ancak arka planda diğer ülkelerin güvenlik aygıtlarının yol açtığı komplikasyonlara karşı da sert güç tedbirlerini alır vaziyette karşılaması realpolitik açıdan kısa vadede ne kadar “yanlış” bulunuyorsa uzun vadede o kadar doğru bir adım olarak nitelendirilebilir.

Facebook aktivistlerinden derebeylik orduları ve apokaliptik savaşçılara evrilen süreçte, dünya tarihinin değişmeyen yasalarından biri daha hala devrede gözüküyor. Barış istiyorsan, savaşa hazır ol.

Leave a Reply