ABD ve Kuzey Kore arasındaki nükleer kriz yeni bir dünya savaşının habercisi mi?

Kuzey Kore’den Dünya Savaşı Çıkar mı?

ABD ve Kuzey Kore arasındaki gerilim nükleer saldırı tehditleri düzeyine taşındı. Birkaç ay öncesine kadar uluslararası ilişkiler ikilemi olarak tartışılan bir kriz dünya gündemindeki mevcut yerini aldı. Bunda elbette istediğinde dünyanın en büyük nükleer gücünü harekete geçirebilecek kodları elinde bulunduran, içte ve dıştaki rakipleriyle aynı anda giriştiği mücadele  sonucunda yalnızlaşan Başkan Trump’ın Twitter üzerinden Kuzey Kore’yi vurmakla tehdit etmesinin de payı büyük oldu. Peki bu krizden bir dünya savaşı çıkar mı?

Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un, ABD-Japon-Güney Kore jetlerinin Kuzey Kore sınırında 7 Ağustos’ta gerçekleştirdiği askeri tatbikati protesto etmek amacıyla ağustos ayı ortasına kadar ABD’nin Pasifik’teki üssü Guam’ı vurmaya hazır olacağını duyurmasının ardından yaşanan karşılıklı meydan okumalar hem bölgeyi hem de dünyayı endişelendirdi. Uzmanlar yaşananların Soğuk Savaş sırasında Küba’daki füze krizine benzemediğini, durumun çok daha kritik bir düzeye taşındığını belirtiyor. Her ne kadar Trump yönetiminin, Kuzey Kore Temsilcisi Joseph Yun ile Kuzey Kore’nin BM Temsilcisi Pak Song Il arasında aylardan bu yana Kuzey Kore yönetiminin elinde tutuklu bulunan ABD vatandaşlarının salıverilmesi ve karşılıklı mesaj alışverişinin sağlanabilmesi için bir “arka kapı” diplomasisi yürüttüğü açıklansa da ABD yönetiminin Kuzey Kore’nin füze ve nükleer programına karşı aldığı askeri vaziyetin daha çok 2. Dünya Savaşı öncesindeki gelişmeleri andırdığı yüksek sesle dile getiriliyor.

Amerikan kamuoyunda Trump yönetiminin krizi düşüncesizce tırmandırma yolunu seçtiği en sık başvurulan eleştiriler arasında yer alsa da BU krizin siyasal bir tarz probleminden kaynaklanmadığını, geçmişe uzanan bir güç rekabeti olduğunu kabul eden taraflar da azınmayacak kadar fazla.

Başkan Clinton döneminden bu yana ortada olan ve engellenemeyen bir anlaşmazlığın Kim Jong-Un’un attığı hızlı adımlarla şimdiki düzeyine taşındığını görüyoruz. Kuzey Kore’nin nükleer silahları minyatürleştirebilmesi, atmosfer dışında seyredebilen kıtalararası balistik füzeleri başarıyla test edebilmesi karşısında Trump karşıtları ısrarla krizin yalnızca diplomatik yollarla aşılabileceğini dile getiriyor olsa da Kuzey Kore problemi bir diplomatik engel olmanın da ötesinde 26 yıldır çözülemeyen bir jeopolitik problemin somutlaşmış halini temsil ediyor. Buna Kuzey Kore yönetiminin elindeki teknolojileri İran’la paylaşmasından endişelenen İsrail’in de tepkisi eklendiğinde sorun açmaza dönüşüyor.

Küskün AB tercihini Çin’den yana kullanıyor

Başkan Trump’ın yönetime gelmesiyle birlikte ilk iş AB ile ilişkilerini zayıflatması, Çin’in ise AB ile ilişkileri derinleştirme yoluna gitmesi ABD yönetiminin Pasifik’teki hegemonya arayışında yalnız kalmasına neden oldu. Bu açmazı bozabilecek geriye kalan tek güç Rusya ile işbirliği ihtimallerinin de Başkan Trump’ın rakiplerinin gerçekleştirdiği bunaltıcı müdahaleler nedeniyle imkansızlaştığını görüyoruz. Trump yönetimi, jeopolitik krizi aşmak ve Kuzey Kore’ye tek taraflı müdahale ile Çin’i etkisiz kılabilmek için gerekli bütün kurumsal ve bölgesel ittifaklardan mahrum durumda.

Fransa ile birlikte AB liderliğini paylaşan Almanya’nın mevcut krize askeri çözümün bulunmadığını söyleyerek tarafları diplomasiye davet etmesi de Berlin yönetiminin ABD’nin Pasifik’teki hakimiyetini Çin ile paylaşmak zorunda olduğunu düşündüğünün ilanı gibiydi. Sadece AB ile kalmayarak Katolik dünyasının lideri konumundaki Vatikan’da dahi Trump yönetimine karşı ciddi bir fikir karşıtlığı oluşmuş durumda. O kadar ki Papa Francis’in yardımcıları Başkan Trump’ın Baş Stratejisti Steve Bannon’ı “Evanjelik fundamentalizm”cilik ile suçlayarak gidişatın önlenmesini, Katoliklerin amansız rakibi, Ortodoks dünyasının doğal hamiliği rolünü üstlenen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile temas kurmaktan geçtiğine ikna olmuş durumda.

AB ve Rusya nezdinde yalnızlaşan Trump yönetimi ise bu nedenle daha da tehlikeli bir arayışa sapmış bulunuyor. Çin’in, Kuzey Kore’ye “önleyici vuruş” yapılması halinde bir rejim değişikliğini engellemek adına bu krize kayıtsız kalmayarak savaşa gireceğini ilan etmesiyle ABD’nin seçenekleri de azalmış bulunuyor. Çin açısından Kuzey Kore’de devam edegelen gerilimin ABD’nin Pasifik’teki gücünün kontrol edilmesi amacı taşıdığı sır değildi. Ama Çin yönetimi bugüne kadar ABD’nin Tayvan, Güney Çin Denizi ve çevresindeki açık denizlere ulaşımını kısıtlamak için radikal hamlelere başvurmayacağını tahmin ediyordu. Bu süre zarfında ABD ile ters düşen Avrupa ülkeleri ile derinleştirmeye başladığı bağlarla maliyetsiz bir yükselme yoluna giren Çin, ABD’nin saldırganlaşmaya başlamasıyla birlikte Kuzey Kore’nin de kontrol edilmesi için çaba göstererek maliyet yaratmaktan kaçındığını gösterdi.

Çin’in Rusya ile beraber 5 Ağustos’ta BMGK’da düzenlenen Kuzey Kore yönetimine yönelik yaptırım oylamasında “evet” oyu kullanması bu anlamda önemli. Çin’in bu kararla Kuzey Kore’ye desteğinin sonsuz olmadığını göstermesi ancak ABD’nin de kötü niyetli bir yol izlemesi halinde buna kayıtsız kalmayacağını aktarması Pekin yönetimine Avrupa ve Rusya nezdinde yeni müttefikler kazandırmış görünüyor.

Tam da bu nedenle ABD’nin önceki yönetimlerin diplomatik başarısızlıklarını gerekçe göstererek askeri seçeneklere mahkum olduğunu öne çıkarıyor olması, tarafların nükleer savaş retoriğine sarılmasının en önemli faktörleri arasında yer aldı. Beklentiler şimdilik Çin’in çizdiği sınır çerçevesinde Kuzey Kore yönetiminin tek taraflı olarak ABD’ye karşı bir saldırıya kalkışmayacağını gösteriyor olsa da, ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı tek taraflı bir saldırıyı ciddi olarak gözden geçirdiğini görüyoruz. ABD’nin arkasındaki en büyük destekçi ise Trump yönetimi üzerinde yoğun etki gücü elde eden İsrail gibi duruyor. Ortadoğu’da savaşı İran’ın içine taşıma teziyle ABD, Suudi Arabistan ve BAE ile yoğun temaslar içine giren İsrail, Kuzey Kore’nin İran’la elindeki nükleer sırları paylaşmasının garantisi bulunmadığı tezini savunuyor.

Trump yönetiminin önceki yönetimlerin başarısızlıklarına ve müttefiklerinin samimiyetsizliklerine bağlayarak gerekli ve kendince meşru gördüğü reaksiyonu her ne pahasına olursa olsun harekete geçirmeye karar vermesi halinde ise savaş riski hiç olmadığı kadar somut bir hal alıyor. Kuzey Kore krizinin tırmandırılılmasını ABD’nin Çin karşısındaki son şansı olarak değerlendiren yönetime karşı en büyük itiraz ise, hegemonya inşasının eskisi gibi olmadığını savunan dünyadaki diğer ağırlık merkezlerinden geliyor.

Kuzey Kore ABD’ye karşı bir komplo mu?

Başkan Trump’ın dünyasında Kuzey Kore krizinin çözümü için Çin’i de savaşın içine çekebilecek bir takım risklerin üstlenilmesi gerekiyor. Bu risk göze alınamazsa ABD’nin Doğu Yarımküre’de kalıcı hegemonya elde edebilme şansının tümden kaybedileceğine inanan Trump, kendisine muhalefet eden iç ve dış unsurları ise ABD’ye karşı “derin bir komplo” faaliyeti içinde olmakla suçluyor. Hegemonya araçlarının ulus devlet merkezli dünya sisteminde yalnızca devletler, sınırlar ve ordular ile tesis edilebileceğine inanan bu tarihsel gerçeklik yaklaşımına göre, devletler üstü kurumlar ve bu kurumların inşa ettiği evrensel değerler gibi söylemsel gerçeklere dayalı hegemonya inşasının sinsi bir komplo olduğu düşünülüyor. Diğer bir ifade ile Trump yönetimi, BM gibi üst yapıların ve AB gibi bölgesel yumuşak güç araçlarının Çin gibi büyük revizyonist ulusların çıkarlarına hizmet eden, liberaller, küreselciler, medyacılar, bankacılar, İslamcılar tarafından ABD’yi zayıflatmak için kullanılan paravan örgütler olduğuna inanıyor. Hal böyle olunca da Kuzey Kore krizine olan yaklaşımın karakteri belirleniyor.

Çin, ABD’nin Doğu Yarımküre’deki mevcut fiili durumu kabullenmesini ve askeri olarak geri adım atarak bölgenin hakimiyetini kendi tasarrufuna bırakmasını isterken Kuzey Kore ise bu talebin bir manifestosu niteliğinde hareket ediyor. ABD, geçmiş yönetimlerin eksiklik ve başarısızlıklarını gerekçe göstererek diplomasi penceresinin kapandığını, diplomatik muhataplarının bir komplo içerisinde yer aldığını düşünerek “Ya şimdi ya da hiç” çizginde hareket ediyor. AB, ABD’den duyduğu askeri ve ticari rahatsızlıkları ise Çin, Rusya ve İran’ın lehine pozisyon seçerek protesto ediyor. Kuzey Kore krizinin çözümünün ise Çin’in Doğu Yarımküre’deki egemenliğinin tanınmasından geçtiğine inanıyor. Rusya, ABD yönetimi ile işbirliğinin Trump karşıtları tarafından imkansızlaştırıldığını görerek krizin hiç değilse bir savaşa dönüşmemesi için uyarılarda bulunarak zaman kazanma maksadıyla diplomasi çağrısında bulunuyor. Fakat ABD ve Çin arasında yaşanabilecek bir savaş, AB için olduğu kadar Rusya için de çok büyük bir meydan okuma olduğu aşikar.

Bu krizde yalnızca ABD ve Çin arasındaki bir hegemonya mücadelesine değil; aynı zamanda Trump’ın benimsediği şekliyle ulus devlet araçlarıyla rakipleri eksilterek yükselmeye dayalı bir tarihsel gerçeklik yorumunun, Trump karşıtlarının benimsediği BM, AB, Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü vb. ulus üstü kurumlar, kimlikler, özgürlük ve demokrasi gibi kavramlara dayalı bir söylemsel gerçeklik yorumuyla çatıştığına da şahit oluyoruz.

Leave a Reply