Suriye’de Parçalanmaya Karşı ‘Zeytin Dalı’

Suriye’deki iç savaşa siyasi çözüm bulmak amacıyla 2014’te toplanan 2. Cenevre Konferansı’ndan çıkan kararlar sadece Suriye değil, Ortadoğu’nun tamamı için de bir dönüm noktası oluşturdu.

Daha önce, Suriye’deki katliamların sona erdirilmesi, ateşkesin sağlanması ve siyasi geçiş için taraflara baskı uygulanması için çalışan uluslararası aktörler, dış müdahalelerin yolunu açacak, savaşı bölgeselleştirecek ve parçalanmanın kapısını aralayacak bir karara imza atarak tüm sorunların çözümünü terörle mücadele düzlemine indirgemeyi seçti. Türkiye’nin Esed’i kapsam dışında tutan her planın, sorunun temelini ıskalayacağı yönündeki itirazlarına rağmen, DEAŞ’ın Ortadoğu ve dünyada düzenlediği bir dizi terör saldırısının kamuoyunda yol açtığı infialin de etkisiyle bu durum kanıksandı.

Sonuç olarak, Özgür Suriye Ordusu’na verilen destek durduruldu. Esed rejiminin Şam’daki konumu garanti altına alındı. ABD, Rusya ve İran, terörle mücadele adı altında PKK, rejim ve DMO’yu güçlendirdi. Türkiye, Temmuz 2015’te PKK’nın başlattığı saldırılar, 2013’ten bu yana devam eden FETÖ faaliyetleri ve DEAŞ’ın PKK ile eşzamanlı olarak düzenlediği saldırılarla mücadele ederken, ABD, “DEAŞ’a karşı en etkin güç” adı altında PKK ile giriştiği ortaklıkta, Fırat’ın doğusunda, Rusya ve rejimle; Fırat’ın batısında, İran ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) yardımıyla Suriye-Irak sınırı, Halep ve Şam çevresinde hakimiyet alanları elde etti. Her ne kadar ABD ve Rusya arasında kurulan askeri koordinasyon kanalları iki ülkeye ait ordu birliklerinin karşı karşıya gelmesini engellese de bu iki ülkenin denetimindeki güçler sık sık ayrışıyordu. DEAŞ’ın kontrolünün son erdirilmesinin ardındansa sahadaki tüm çarpık ittifaklar gün yüzüne çıktı.

Bu safhada PKK ve DMO’nun Suriye’de elde ettiği kontrol alanları Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin, Şam ve çevresinde ise İsrail’in güvenlik kaygılarını öncelemesine yol açtı. İki ülke de ABD ve Rusya üzerinde baskı kurmaya başladı. Gerek ABD’nin Türkiye’ye rağmen PKK’ya verdiği destekten vazgeçmemesi, gerekse Rusya ve İran’ın İsrail’e rağmen sahadaki unsurlarını kontrol altına almaktan çekinmesi gerilimi kısa sürede tırmandırdı. Ve geçtiğimiz bir ay içinde yaşanan üç büyük gelişme de bunun en somut neticeleri oldu.

Türkiye; ABD’nin PKK’ya 40 bin kişilik Sınır Muhafızları Ordusu kurduracağını ilan etmesine, Zeytin Dalı Harekâtı’yla sonraki hedefi Münbiç olmak üzere Afrin’den yanıt verdi. İsrail, Rusya’nın Şam çevresindeki DMO unsurlarına karşı adım atmayı reddetmesi nedeniyle İran’ın Suriye’deki üslerine yönelik kapsamlı hava harekâtı düzenlendi. ABD, PKK denetiminde bulunan Deyrizor’daki petrol tesisine yönelik DMO’nun da dâhil olduğu kara saldırılarına şiddetli hava harekâtıyla karşılık verdi. Rusya’nın Afrin’i Esed rejimine teslim etmesi teklifine ABD’ye güvenerek karşı çıkan PKK, Türkiye karşısında 1500’den fazla kayıp verdi. İsrail’e ait bir jet Esed rejimine ait hava savunma sistemleri tarafından düşürüldü. PKK’ya saldırı başlatan DMO destekli rejim birlikleri ABD tarafından düzenlenen saldırılarda birkaç saat içinde yüzü aşkın kayıp verdi, iki yüz kişi yaralandı. Ölen ve yaralananlar arasında Rusya merkezli paralı askerler olduğu kesinleşti.

Böylelikle ABD’nin Türkiye ile ilişkileri, Rusya’nın Türkiye, İsrail ve İran ile ilişkileri eş zamanlı olarak yoğun bir stres testine tabi tutuldu. Rusya’nın ABD destekli PKK kadrolarını tasfiye ederek örgütü rejim altında birleştirip Şam’ı Fırat’ın doğusunda yeniden hâkim kılmaya çalıştığı bilinen bir plandı.

Rusya’nın bu planda nihai hedefi ise İsrail’in İran varlığından duyduğu endişeleri yine rejim yoluyla gidermek olduğu söylenebilir.

Bu durumda ABD için Türkiye ile ilişkilerin yeniden tesisi için bir alan oluşacaktır. Nitekim Türkiye PKK’nın silahsızlandırılması şartına sadık kalındığı sürece rejimin PKK bölgelerindeki idareyi yeniden almasına şifahi olarak onay veriyor. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Ankara’ya gerçekleştirdiği son ziyaretinde verdiği mesajlar arasında yer alan “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” vurgusunun da ABD’nin, denetimindeki PKK unsurlarından vazgeçmeye niyeti olmadığını gösteriyor.

Bu noktada PKK’nın ABD denetiminden Esed rejiminin denetimine geçmesinin önündeki en büyük engel ise yine İsrail olacaktır. İsrail, PKK’nın Rusya marifetiyle Esed rejimi tarafından silahsızlandırılması halinde dahi, Esed rejiminin İran’ın Suriye’deki etkinliklerini kısıtlama gücüne, imkânına ve isteğine sahip olmadığını düşünecektir. İsrail açısından PKK’nın ABD denetiminde kalarak Fırat’ın doğusunda bir proto-devlet olarak kalması Türkiye ve gerek duyulduğunda İran’a karşı savaştırılacak bir vekâlet ordusunu yedekte tutma anlamına geldiği de unutulmamalıdır.

Rusya ve ABD’nin PKK üzerinde giriştiği bu rekabet ortamındaki son taraf ise İran’dır. Özellikle ABD’nin Deyrizor’da düzenlediği hava saldırılarından sonra İran’ın Afrin’deki PKK’lı teröristlere silah ve savaşçı desteği sağlamaya başladığı ortaya çıkmıştı. İran’a bağlı basın kuruluşlarının, Türkiye’nin sivil katliamları gerçekleştirdiği, hatta kimyasal silah saldırısı düzenlediği yönündeki kara propagandaları da bunun ispati niteliğindeydi. İran’ın bu tavrı, ABD ve Rusya arasında sıkışan PKK’nın her iki seçenekte de bir gün Suriye’deki DMO unsurlarına karşı savaştırılabileceğine dair sahip olduğu endişelerden kaynaklanmaktadır. İran için, PKK’nın yalnızca Türkiye’ye saldırması, sahada kendisine zaman kazandıran bir durumken, PKK’nın İran çıkarlarını hedef alması stratejik bir riske dönüşecektir. İran’ın Suriye derinliğini yitirmesi, ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin savaşı İran’ın içine taşımasına bir adım daha yaklaşması anlamına gelecektir. İran’ın bu zamana kadar Türkiye’nin PKK noktasındaki kaygılarını paylaşmadığı, ancak gelecekte bu durumun değişebileceği de ihtimaller arasında yer alıyor.

Türkiye’nin politikası, Soçi, Astana ve Cenevre kanallarını açık tutarak, Fırat Kalkanı Harekâtı ve Zeytin Dalı Operasyonları’yla, PKK’yı ve PKK’yı denetimi altına almak isteyen tarafları baskı altına alarak, örgütün silahsızlandırılması temeline dayanıyor.

Bunun sağlanması halinde Fırat’ın doğu ve batı yakasının Arap, Kürt ve Türkmenlerden oluşan bir milli ordu ile güvenliğe alınması ve Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü için süreç başlatılması hedefleniyor.

2. Cenevre Konferansı’ndan bu yana yaşananlar, DEAŞ, PKK veya DMO tarafından parçalanmış bir Suriye’nin hiçbir zaman Suriye ile sınırlı kalmayacağını gösterdi.

Bu yazı, Çankaya Dijital Dergi‘nin Mart 2018 sayısında yayınlandı. 

Bir Cevap Yazın