Sykes-Picot 1000 yıl sürer mi?

Avrupa Ortaçağı, milyonlarca insanın hayatına mal olan sonu gelmez savaşlar tarihidir. 1648’de imzalanan Vestfalya Antlaşması ise bu döngüyü ulus-devlet sistemi ile kırmayı amaçlamıştır. Egemenlik alanı sınırlarla çizilen devletler yalnızca devletleri muhatap alacak, devletler birbirlerinin iç işlerine müdahale etmeyecekti. Hanedanlar, kiliseler, mezhepler, prenslikler ve paralı ordular gibi çok merkezli, çok kimlikli ve iç içe geçmiş yapılar ulus-devlet altında toplanarak denetlenecekti. Bu düzende birey her şeyden önce devlete aitti. Kurtuluş artık yalnızca kiliseden geçmeyecek önce vergisini ödeyecekti. Ulus-devlet düzeninde sistem içindeki bireylere medeni haklar vaat ediliyor, sistemin dışında kalanlar ise barbar kabul ediliyordu. Gelişen düşünce ve siyaset felsefesi de geride kalan çağı karanlık çağ olarak çerçeveleyerek ulus-devlet düzeni ile yükselen yeni çağı aydınlanma ile tarif ediyordu.

Bu haliyle ulus-devlet düzeni elbette tek celsede gerçekleşmedi. 1789 Fransız Devrimi’nin yol açtığı şok dalgalarına kadar süreç görece yavaş ilerledi. Ancak 1870 Fransa-Prusya Savaşı’nda savunmasız kalan Vatikan’ı çevreleyen duvarların İtalya’yı birleştirmek üzere harekete geçen ordular tarafından top atışlarıyla yıkılmasıyla iyiden iyiye dönüşüm hızlanmıştı. O kadar ki maliyetli bir uğraş olan ulus-devlet düzeni hem hızla artan maddi gereksinimleri karşılayabilmek hem de kendisini bir dünya düzeni olarak kurmak amacıyla yüzünü hızla sistemin dışında kalan alanlara çevirdi. 1914’e girilirken dünya topraklarının yüzde 84’ü Avrupa sömürgeciliğinin kontrolü altına girmişti. Üstelik Milletler Cemiyeti’nin 22. maddesi ile sömürgecilik ironik biçimde uluslararası hukukun gözetiminde yürütülen bir faaliyetti.

İşte Sykes-Picot Antlaşması da Vestfalya düzeni üzerinde yükselen ulus-devlet düzeninin sistem dışında kalan alanlara yönelik tavrının en somut örneklerinden bir tanesidir. Osmanlı Devleti’nin millet sistemi ile yönettiği Ortadoğu topraklarında merkezi idarenin ortadan kalkmasıyla yerel idarenin de ortadan kalkacağına (hatta öyle bir idarenin hiç var olmadığına) inanan sömürge imparatorlukları var olan mekânsal gerçeklikleri paramparça ederek yerleşik siyasi kültürü tümüyle ortadan kaldırma yoluna gitti.

Tarihsel olarak Şam’ın limanı olma özelliği taşıyan Beyrut’un Lübnan mandasına bağlanması veya Hicaz Krallığı’na bağlanan Mekke’yle Filistin mandasına bağlanan Kudüs’ü birbirine kavuşturan kilit konumdaki Deraa’nın Şam mandasının bırakılmasının tek açıklaması olabilirdi: Sistemin dışında kalan alanlarda tesis edilecek idare, etnik, dini ve mezhebi ayrımlarla ancak kalıcı şekilde sömürgeleştirilebilirdi. Dünyanın bu coğrafyasına ancak bu uygun görülmüştü.

Bu bakımdan Sykes-Picot Antlaşması bir ulus-devlet düzeni inşa etme çalışmasından çok ulus-devlet düzeninin kendi elleriyle Avrupa Ortaçağı’nı Ortadoğu’da yeniden diriltme projesi olarak kabul edilebilir. Ortaçağ Avrupası’nın sonu gelmez din ve mezhep savaşlarının benzerleri Ortadoğu’nun yüzyıllardır devam eden sükûnetini başarıyla ortadan kaldırmıştır. Etnik, dini ve mezhebi ayrımlara göre parçalanan coğrafyalarda yaşanan her kıpırdanma bir dış gücün müdahalesini de her zaman meşrulaştırmıştır.

İngiltere ve Fransa’nın dünya sahnesinden geri çekilmeye başladığı dönemde Milletler Cemiyeti de yerini Birleşmiş Milletler’e bıraktı. Kurulan “yeni dünya düzeni” ABD ve Sovyetler Birliği’nin girişimiyle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı politikası üzerinde şekillendirildi. Avrupa sömürgeciliğinin Vesfalya düzenine verdiği zararlar tamir edilmek istenerek ülkelerin bağımsızlıkları teşvik edildi. Çok geçmeden patlak veren Soğuk Savaş ise Vestfalya’dan geriye elde ne kaldıysa onları da yok etti. Vekâlet savaşları üzerinden yürütülen bu mücadelede 2. Dünya Savaşı’ndan iki kat fazla insanın yaşamını yitirmesine yol açtı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından dünyaya seslenen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Butros-Ghali ise artık “ulusların mutlak egemenliğinin geride kaldığını, bu teorinin zaten hiçbir zaman gerçekle uyumlu olmadığını” ilan ederek egemenlik tanımını değiştirdi. Butros-Ghali’nin, Soğuk Savaş’ı işaret ederek, “Birleşmiş Milletler, geride kalan dönemdeki gibi bir daha asla sakat bırakılmamalı” çağrısında bulunarak eskiyen “yeni dünya düzeni”ni egemenlik kavramının yeniden tanımlandığı yeni bir “yeni dünya düzeni” ile değiştirmeyi teklif etti.

1945’ten 1989’a kadar sadece 17 dış müdahale kararı almış olan Birleşmiş Milletler, 1989’dan 2006’ya kadar ise yılda ortalama 20 dış müdahale kararı vererek hiperaktif bir ulus-üstü etkinlik alanı yarattı.

Yeni “yeni dünya düzeni”nde yaşanan savaşların sadece yüzde 5’i ulus-devletler arasında gerçekleşti. Soğuk Savaş sırasında ölen 15 milyon insana ek olarak bu dönemde en az 9 milyon insan yaşamını yitirdi. Çatışmaların neredeyse tamamı daha önce bağımsızlığını ilan etmiş ancak Soğuk Savaş sırasında bir türlü gerçek anlamda kendi kaderini tayin etme fırsatı bulamamış devletlerin biriktirdiği iç problemlerinin su yüzüne çıkmasından kaynaklanıyordu. Uluslaşamayan, başarısız düşen devletlerin oluşturduğu boşluk alanlarında Vestfalya düzeniyle tümüyle tasfiye edilen tüm devlet dışı aktörler, narko-devletler, terör örgütleri ve paralı ordular yeniden dünya sahnesine katıldı. Başta ABD olmak üzere birçok ulus-devlet çeşitli gerekçelerle örneğin paralı orduların kullanımını benimsedi. Sonuç olarak 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük mülteci krizi patlak verdi.

“Yeni normal”de sistem dışında kalan 65 milyon “barbar” tel örgüler ve beton duvarlarla yavaşlatılmaya çalışıldı.

Başarısız devlet alanlarında oluşan otorite boşluklarına bir de teknolojinin finans ve iletişim sistemleri üzerindeki sonuçları eklendiğinde ulus-devletin sermaye ve birey karşısındaki mutlak egemenliği iyiden iyiye imkânsız hale gelmeye başladı. Serbest piyasa ekonomisinin ürettiği servet vergi denetimlerinden kaçabilmek için kendisine sığınabilecek muğlak alanlar buldu. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler de sistem içinde kalan bireylerin üzerine daha ağır yükler yüklemeye başladı. Tüm bu nedenler alt alta sıralandığında ulus-devlet üzerinde yükselen ulus-üstü dünya düzeni sistemin içinden ve dışından kaynaklanan büyük sorunlarla adeta kuşatma altına alındı.

20. yüzyılın ortaya çıkardığı bu mevcut uluslararası düzen 21. yüzyılda böyle bir tablo ile karşılaşacağını beklemiyordu. O kadar ki, Sykes-Picot’nun 100. yılında Ortadoğu’nun sınırlarını yıktığını açıklayarak hilafet ilan eden IŞİD’in anlaşılabilmesi için Fransız Devrimi’ne değil Kuran’ı Kerim’e başvurulması hatasına düşülmüştü.

Bu nedenle, Sykes-Picot’nun kaderini, 400 yıllık bir diyalektik evrim neticesinde adeta küreselleşmiş bir 14. yüzyıl Avrupa Ortaçağı üreten ulus-devlet sisteminin kaderinden ayırmak mümkün görünmüyor. Modern bir problem olarak ortaya çıkan ulus-devlet sistemi ise bundan sonra izleyeceği yollara bağlı olarak gerçekten diyalektik eseri bir ilerleme mi yoksa tarihsel normlardan yaşanan derin bir sapma mı olduğunu ortaya koyacaktır.

Bu yazı, Çankaya Dijital Dergi‘nin Nisan 2018 sayısında yayınlandı.

Bir Cevap Yazın